13 Ağustos 2009 Perşembe

Day man

Day man
Fighter of the Night man
Champion of the sun
You’re a master of karate and friendship…for everyone

3 Mayıs 2009 Pazar

Satılık Biyolojik Saat


tertemiz!


artık saatimi kurmuyorum. zaten kursam da benim görev aşkıyla yanıp tutuşan gerizekalı biyolojik saatim beni uyanmam gereken saatten 1 dakika önce uyandırıyor. bir kez bile hatırlamam ki uyanayım da işte keyif için beş dakika daha uyuyayım, efendime söyleyim gerineyim, kaşınayım. böyle bir şey yaşamadım. en zor gecelerde bile (mesela sabah 6da uyumuşumdur) aynı sabah 8:15'te saatim bana "arkadaşım biliyorum dün gece çok geç yattın ama yine de bi uyandırayım, belki bi ihtiyacın vardır" der. ben de istemeye istemeye uyanırım ve güne erken başlamanın o inanılmaz hazzını yaşarım tüm gün. yemek yerken uyuyakalırım, otobüse binerken uyuyakalırım (evet binerken). tuvalette daha fazla zaman geçiririm. sanrılarla dolu sınırsız bir eğlence dünyasına yelken açarım.
çeşitli renk ve desenlerde üretilen bu saat, sadece ama sadece bir saat.

Vasat bir evlat: Anneme yine çiçek aldım

Başta annem olmak üzere bütün annelerden özür diliyorum.

1 Mayıs 2009 Cuma

bir fıkranın anatomisi: bir hinduyla üç gün.

fıkra dinlemekten, dinletmekten, (kendilerine güvenmedikleri için kasetten fıkra dinleten arkadaşlarım oldu) anlatmaktan ve anlattırılmaktan, tek kelimeyle "nefret" ederim.

ancak kaderin cilvesi ki o gün bir fıkranın karakterlerinden biri olmam için bi teklif aldım. evime bir mektup geldi.

"sayın levent obviyıs

karakterinize uygun olarak bir fıkrada rol almanıza karar verildi. cuma günü ajansımızda saat 12:00 ile 12:02 arasında mülakat olacaktır. katılımlarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz."

oraya vardığımda benimle birlikte bir alman, bir hindu ve bir japon olduğunu gördüm. içimden bu dörtlüden nası bir fıkra çıkabilir ki diye geçirdim. sonra mülakata sıra geldi. işte bi kaç soru sordular "daha önce başınızdan komik bişi geçti mi" gibilerinden, ben de net bi şekilde "hayır" dedim. mülakat bitti.

iki gün sonra seçildiğimi belirten bir mektup aldım. bir ormanda kalacakmışız. önce uçakla sonra bir otobüsle yolculuk yapacak bir restorantta yemek yiyip bir barda içki içecekmişiz. biz tüm bunları yaparken bizi takip edecek bir ekip bulunacak ve komik olayları not alıp halka sızdıracaklarmış. olay bu.

havaalanına gittiğimde bizi mülakata alan kadın heyecanlı bi şekilde karşıma çıktı. "bir alman ve bir japon gelemeyeceklerini söylediler" dedi. biz de bir hinduyla birbirimize baktık ve sorun yok dercesine kafa salladık 6-7 dakika.

sonraki günlerde bir hinduyla epeyce zaman geçirdik. bizi takip eden ekip uçağı düşürmeye çalıştı. biz yürürken önümüze muz kabuğu bıraktı. karılarımızla ilgili yalanlar atıp tuttular. işte bi fıkrada olabilecek türden, çeşitli alengirli oyunlar yaptılar ancak hiçbirinde tongaya düşmedik. zaten düşemezdik de. çünkü sohbet etme imkanımız yoktu. birbirimizin dilini bile anlayamıyorduk. ayrıca ben bir hindunun yüzüne bakınca bile gülüyordum. dolayısıyla hiç bi olay olmadı. ajans kendi avucunu, benim ayak bileklerimi, bir hindunun ise köprücük kemiğini yaladı.

sonuç itibariyle fıkraları sevmemekte ne kadar haklı olduğumu görünce içime bi depo dolusu bibuçuk litrelik şaşal su serpildi.

11 Nisan 2009 Cumartesi

dünya rekoru sahibi sevgilim

harika bir fikir bebeğim!

kız arkadaşımla aynı evde yaşamaya başlayalı 6 sene olmuştu. ikimiz de 30lu yaşlarını süren işi gücü olan insanlardık. ben kapalıçarşıda tahin helvası satıyordum 5 senedir. kız arkadaşım ise bir arama kurtarma derneğinde dalgıçtı. spora her zaman merakı vardı. geçen sene gülle atma çalışmaları için özel bir hoca tuttuk. kurs aldı. sonra cirit attı. ne isterse destekliyordum.

resim1: gündelik yaşamda şnorkelsiz bi hiçti sevgilim.


bir akşam televizyonda (reklam olmasın diye kanalın isminin son harfini vermiyim eurospor) halter şampiyonası yayınlanıyodu. sevgilim bir anda elindeki mızrağı televizyona fırlattı ve olimpiyatlara katılacağım dedi. zihnimde onu tekme tokat dövsem de "harika bi fikir bebeğim" dedim.

ertesi sabah uyandı ve kendisine 300 kiloya kadar çıkan ağırlıklar almıştı. ve ilk denemesinde 150 kilogramı bir çırpıda kaldırdı. bu çılgıncaydı. televizyondaki kadınlar ancak 100 kilo kaldırabiliyordu. benim ender bulunan sevgilim 150 kglık ağırlığı hiç bir teknik bilmeden çat diye kaldırabildi. bu kadında sevdiğim şey de bu: sürprizlerle dolu olması!

buna müteakiben çeşitli hormon hapları kullandı. ve antrenman sayısını günde ondörde çıkardı. ve yiyecek olarak da sadece humus yiyordu. ürkütücüydü. çünkü cinsel açıdan da gittikçe güçleniyor ve bana gece gelmesin diye dua ettiriyordu.

önceki gece o kadar yorulmuştum ki ancak öğleden sonra uyanabildim. banyoya doğru yürüdüm. banyodan bi adam sesi geliyordu. şarkı söylüyordu. tesisatçı heralde diye düşündüm. fakat o da neydi sevgili sevgilim sakallarını traş ediyordu. beni görünce "günaydın tatlım acaba diyorum top sakal mı bıraksam" diye sordu. içimden kustum. "harika bir fikir bebeğim" dedim.

evde onunla karşılaşmamayı çok istiyordum çünkü iyiden iyi cozutmuş ve duvarları yumruklayarak çalışmaya başlamıştı. bir elinde 15 tane damacana tutuyordu diğer elinde ise çiğ olarak yediği but. gözleri çekikleşiyor ve gittikçe şişiyordu. sevgilim başka bir şeye dönüşüyordu.

ülkede sevgilimden başka hiçkimse konuşulmuyordu. çünkü astronomik rakamları silkiyordu. devasa ağırlıkları tek eliyle kaldırabiliyordu. ona sorulduğunda ise "olimpiyat altınını ülkeme getirdikten sonra nesli tükenmekte olan hayvanları yok edip bu gerginliğe son vereceğim" diyordu. herkesi arkasına almıştı. şimdiden rekorları vardı.

ağustos ayı geldi ve ülkeyi temsilen sevgilimle birlikte "tacikistan 2046" olimpiyatlarına gittik. ondan önce deneyenler yüzlü kilolar kaldırırken, benim mide bulandırıcı sevgilim ikiyüzlü üçyüzlü ağırlıklar kaldırıyordu. ne bileyim rakipleri 150 kaldırırken, o 308 kilo kaldırıyordu. altın madalyayı kazanması garantiydi.

podyumda yerini aldı. altın madalyayı ısırarak kırdı. seremoninin ardından yapılan testte vücudunda farklı türde 450 doping maddesi bulundu. başarı öyküsü gibi görünse de aslında hezimetin ve hırsın kurbanı olmanın öyküsüdür bu.

30 Mart 2009 Pazartesi

bay marx'ı davet etmek hataydı

Herkese yetecek kadar punch var çocuklar!


yeni evime taşınalı henüz 1 hafta oldu. bir önceki evimle karşılaştırılınca gerçekten kocaman bir evde yaşamaya başladım. eşyaları yerleştirmek ve dekorasyon için çok zaman harcadım bu hafta boyunca ve gerçekten çok yoruldum.


buralarda adettendir, eğer yeni bir mahalleye taşındıysanız komşularınızla tanışmak için büyük bir parti verirsiniz. ve ben de bu haftasonu için büyük bir parti organize ettim. komşularımı biraz araştırınca genelde orta yaşlarını çoktan aşmış, dul ya da hiç evlenmemiş, gayet ciddi ve siyasetle uğraşan komşularım olduğunu öğrendim. bay zedong, bay lenin, bay castro ve bay stalin'i davet etmeye karar verdim. bir de karşı komşum olan oldukça gizemli bay marx'a not bırakmıştım ancak dönmedi. ben de bizzat gidip partimden haberdar etmek istedim.

kadife pantolonumu ve eflatun ceketimi giyip sokağın karşısına geçtim. zili çaldım. 20 saniye sonra kapı açıldı. saçı başı dağınık bir şekilde açtı kapıyı bay marx.

"merhabalar ben karşı komşunuz sabri sarıoğlan"
"merhaba"
"bu haftasonu evimde bir parti vereceğim de sizin de gelmenizi istiyorum."
"saat kaçta başlayacak bu parti?"
"akşam 8 gibi."
"pekala orada olacağım"

------------
haftasonu-
------------


























ilk gelen bay zedungdu. elinde bir poşet dolusu latince türkçe sözlük getirmişti. güldü. "bu gece çok lazım olacaklar" dedi. anlamadım. ardından diğer misafirler geldi. ben de yiyecek ve içecekleri servis etmeye başladım. bay lenin karaoke yapmak istediğini belirtti ve en sevdiği parçayı,"çaykovski'nin 9. keman konçertosunu" ağzıyla 12 dakika boyunca seslendirdi. bu esnada bay stalin ve bay castro kendi aralarında yakalamaca oynuyorlardı. bay marx yanıma yaklaşıp "biraz daha votka var mı" diye sordu. ve ben de ona içki dolabının yerini gösterdim. dolabı öptükten sonra içine girdi.

bay castro, bay stalinden müsaade isteyerek yere çömeldi ve ördek yürüyüşü yaparak sosisli tabağına yöneldi. bay stalin ise bana dönerek "lavabo ne tarafta?" diye sordu. yerini gösterdim. "bi süre beni rahatsız etmezseniz sevinirim" dedi.

arkamı döner dönmez bay zedung ve bay leninin birbirlerini boğazladıklarını gördüm. onları ayırmaya giderken bay castro arkadan "boğazıma sosis kaçtı" diye bağırdı. tuvaletten çıkan bay stalin, "ben ilgilenirim. sen kavgayı ayır" dedi. bay castro'nun sırtına sarıldı ve boynundan öptü, kokladı ve saçlarını okşadı. bay castro kendine gelmiş gibiydi. ben de kavgayı ayırdım ve onlara "herkes odasına bir hafta cezalısınız" diye bağırdım. bay zedung üzgün bir halde ayakkabılarını alıp gitti. bay lenine dayanamayıp bir tokat attıp "koca adamlarsınız kendinizi rezil etmeden rahat etmiyorsunuz" dedim. ağlayarak koştu ve duvara çarptı. bayıldı. onu taşıyarak dışarı çıkardım. bay castro ve bay stalin ise partiden el ele ayrıldılar.



yorucu bir akşamdı. bittiğine sevinmiştim. koltuğa uzandım. etrafı sonra toplamaya karar verdim. kafamı dinleyecektim. o anda içki dolabından bir ses geldi. bay marxın orda olduğunu hatırladım. dolabı açtığımda bay marx dışarı düştü. altını ıslatmış ve nefessiz kalmıştı. bi kaç tokat attım ayılması için. sonra biraz kendine gelsin diye duşa taşıdım. üzerini çıkardım cebinden küçük bi votka şişesi çıktı. hırsızlık yapmaya çalışıyodu. terbiyesizliğe bak. gömleğini çıkardım. içindeki tişörtte sex pistols yazıyordu. kafa adam olma ihtimali varmış diye düşündüm. sonra tişörtün altından bi tane daha tişört çıktı. onda da "güneşi gördüm" filminin afişi vardı. bi tokat daha attım. küveti doldurdum. içine yatırdım bay marxı. kahve yapmak için aşağı indim. suyu ısttım. hafif bi müzik açtım. ve kahveyi hazırlamaya başladım. yukarı çıktığımda bay marx'ın küveti taşırmış olduğunu ve sakallarını traş makinasıyla kestiğini gördüm. ve ne üzücü ki o traş makinası elektrik kaçırıyordu. bay marx sarsılmaya başladı. ve sigortalar attı. onu kurtarmak amacıyla kauçuk ayakkabılarımı almak için aşağı indim. sigortanın olduğu ahşap dolap yanmaya başlamıştı. yangın bir anda büyüdü. söndürmeye çalıştım ancak hızla yayıldı yangın. bay marx'ı çıkıp kurtardım ve dışarı çıktım. evimin yanışını izledim. bay marx ayıldığında "cebimde votka vardı benim" dedi. ben de bi tokat daha attım.

28 Mart 2009 Cumartesi

CSI: Bayburt

zavallı orçun

o gün belki de yazın en sıcak günüydü. duran emmi ve orçun iki tane büyük baş hayvan almak için "nitro büyük baş alım satım şirketi"ne uğradılar. şehrin en büyük hayvan tüccarı olan lütfü herzog yıllardır hayvan ticareti yapıyordu ve bir hayvanı tek gözü kapalıyken bile tanırdı.


duran emmi ellerini çırparak, "senden adam olmaz lütfi herzog" dedi.
bay herzog, "duran emmi hoşgeldin, orçun otursana" diye buyur etti içeriye.

orçun başını ellerinin arasına alarak kendi çevresinde dönmeye başladı. takriben 2 metre ilerde bulunan tabüreye oturmaya çalıştı ancak başaramayınca,

"limonata var mı?" diye sordu.

bu soru duran emmi ve bay herzog arasındaki düşmanlığın simgesi gibiydi çünkü bundan elli yıl önce ikisi de limonata işine girmişlerdi ancak ordunun darbesinin ardından bay herzog bütün limon birikimini satıp büyük baş hayvan aldı. duran emmi ise limonların bir gün işe yarayacaklarını düşünerek onları ederlerinin yarı fiyatına sattı ve kuaför açtı. orçun da kuaförde çalışan elemanlardan biriydi.
kuaför 2 ay sonra kapandı ancak orçun, duran emmiyle ev arkadaşı oldu.












resimler: orçun'un saç modelleri


orçun, "duran emmi, işimiz ne zaman biter?" diye sorunca ensesine bi şaplak yedi.

"oğlum yeni geldik, bak bay herzog'la da iki lafın belini kıralım. hem daha iki tane manda alacağız. biraz sabırlı ol kanki" diye diretti duran emmi.

o anda içeri giren ulrike, bay herzog'un kör hizmetçisiydi. bay herzog onu ukrayna'da sörf yaparken saçlarından çekip kurtardı ve bir çanta içerisinde bayburt'a getirdi. o günden beri hiç konuşmadı ulrike. resim konusunda büyük bir yeteneğe sahipti. ancak kendisine kanvas alamadığı için yeteneklerini hayvanların vücuduna resmediyordu.

ulrike " uuu, a, si" gibi birşeyler söyledi.
bay herzog "çık dışarı, telefonlara da bakmaya çalışma bi daha lâl-gız" dedi. ulrike kendisine lâl denmesinden nefret ediyordu. lâl-gız denmesi ise onun çığrından çıkıp sinir krizleri eşliğinde dans etmesine sebep oluyordu. ulrike, "lâl-gız"ı duymasının ardından yavaş yavaş ritim tutarak kapıdan dışarı adımını attı ve sinir krizi geçirmeye başladı. akabinde bir düşme sesi geldi dışardan.

orçun" kıza bişey mi oldu aceba ben bir bakayım" deyince, bay herzog;
"kadim dostumla bir şey konuşturmadınız sizi hergeleler" diye iç geçirdi. ardından duran emmi elindeki şamdanı kaldırarak "imhotep" diye bağırdı. orçun arkasına bakmadan dışarı çıktı. duran emmi "madem öyle ben de bi tuvalete gideyim" diye arka kapıdan dışarı çıktı. odada yalnız kalan bay herzog ise masanın altındaki gizli bölmeden aşağı inmeden önce "ben bir duş alayım, belli ki terliyorum" diye ağlamaya başladı.

nerden geldiği belli olmayan üç el silah sesi duyuldu.

ulrika 15 senenin ardından ilk defa "hayııııııırrrr!!!!!!" diye bağırdı. orçun yerde cansız uzanmış yatıyordu. duran emmi ise ellerini kuruladığı mendili ile wayfarer güneş gözlüklerini temizliyerek orçunun kafasına oturdu. ve çok içten bir sesle "sevimli ev arkadaşımmmmmmmm" diye bağırdı. bay herzog ortalarda yoktu.

-siyah ekran-

duran emmi duvara yüzü dönük bir şekilde çömelmiş, donuk bir ifade takınıyordu. ulrika ise şimdiden "orçun'un ölümü" adını verdiği tablosunu ineklerden birinin üzerine resmetmeye başlamıştı. duran emmi bir anda doğruldu. ve ambara doğru koşmaya başladı. öküzcük hisleri ona bir problem olduğunu tembihliyordu. ambarda gördüğü şey oldukça ilginçti. bay herzog hulahop çeviriyordu. bu durum onu şüpheliler arasında ilk sıraya oturtuyordu.

duran emmi "orçun'u neden öldürdün katil!!!" diye gülümsedi.
"ne orçun öldü mü?!?!?!??! nası olur?" diyerek belindeki titanyum hulahop'u tek hamlede ikiye böldü.
"yalan söyleme deyyus. çocuğu o pis ellerinle ikiye bölmüşsün. hem de dikey olarak."

evet doğruydu. orçun hunharca, dikey olarak ikiye bölünmüştü. bay herzog bunu duyar duymaz kusmaya başladı. bir yandan da koyunlardan birinin kafasını 180 derece çevirerek gizli bir bölmenin açılmasını sağladı. duran emmi elindeki levreği bir samuray gibi sallıyordu. herşeye hazırdı.

"sakın yanlış bir hareket yapma lütfü! kafatasını çökertirim!" diye tehditler savurdu duran emmi.
bay herzog ise "sakin ol kadim dostum. burası benim gizli kameralarımın olduğu bölme."

duran emmi bir anda terlemeye başladı. bay herzog "ne o terlemeye başladın. orçunu sen öldürmüş olmayasın kadın dostum."
"saçmalama" dedi duran emmi "neden öldüreyim sevgili ev arkadaşımı?"
"bilinmez" diyerek sistemi açtı bay herzog. gördükleri şey dehşet vericiydi. dışarı çıktıktan 2 dakika 10 saniye sonra bay herzog, 2 dakika 15 saniye sonra ulrike ve 2 dakika 20 saniye sonra da duran emmi ateş ediyordu orçun'a. ancak onu dikey olarak ikiye bölen şey ise kendi hatasıydı.
rahatça görülen bir şekilde "vahşi koyunlar! yaklaşmayınız" yazısına dikkat etmeyip kurtulmak için vahşi koyunların arasına doğru sürünüyordu görüntülerde. tabii sonunda olanlar oluyor ve vahşi koyunlar onu ikiye bölüyorlardı. hem de dik olarak.


bu görüntüleri izledikten sonra bay herzog ve duran emmi el ele güneşe doğru yürüdüler. içlerinde en ufak bi vicdan azabı yoktu. çünkü orçun gerçekten dayanılmaz derecede kötü saç kesiyordu. ölmeyi çok önceden haketmişti.

------------------O-----------------

ulrike: hareket halindeki bir otobüste, yaşlı bir kadının cüzdanını çalıp otobüsün arkasına doğru koştu. ancak otobüste bulunanlardan dünya 8 metre engelli koşu rekortmeni wilfred austin tarafından yakalanarak bir çanta içinde kanadaya götürüldü. o günden beri konuşmuyor.

duran emmi: cezaevinde yazdığı "bir devrimin manifestosu" isimli yemek kitabıyla en çok satanlar listesinde 21 hafta boyunca 41. sırada kaldı.

lütfi herzog: olayın üzerinden bir ay geçmeden ikiz kardeşi olduğunu öğrendi. 4 ay sonra üçüzü olduğunu, 6 ay sonra ise yedizi olduğunu öğrendi.